Kurşun

  • Maktulü düzenekten indirin, salahiyet bende.
  • Emredersiniz amirim. 

Ali amir maktulle ilgili olay yeri bilgilerini toplarken aynı gün içinde İstanbul’un 4 farklı yerinde aynı şekilde öldürülmüş maktullerin ilkine baktığından habersizdi. Birer saat arayla gelen telsiz anonsları sakin başlayan günü hızlıca bir kaosa çevirmeyi başarmıştı. 

Cesetlerin tamamı, yere paralel hafif eğri duran daire şeklinde büyük bir düzeneğin tam ortasına denk gelecek şekilde, küçük dairesel hareketlerle dönen bir ipe bağlı büyük bir topun üzerine oturtulmuştu. Hepsinin gözleri parlak gri renkte, henüz ne olduğunu bilmedikleri bir maddeyle kaplıydı. Kafalarının sol tarafından bir el ateş edilerek vurulmuşlardı. Ancak hangisinin hangi sırayla yapıldığı adli tıp raporu sonucunda belli olacaktı. 

Maktullerin kimlikleri belirlendikten sonra hızlıca soruşturmaya başlayan Başkomiser Ali, Eda Komiser ve Yusuf Komiser ile birlikte öldürülenler arasındaki ilk bağlantıyı hızlıca kurdu. Maktuller; Terazidere Mahallesinden, çoğunluğu Arnavut göçmeni olan mahallelinin çok da haz etmediği, girdikleri işlerde dikiş tutturamayıp mutlaka ufak tefek bir vukuatla ilk haftalarında kovulmayı başaran, akşamları soluğu Haliç meyhanelerinden birinde alan, paraları çıkışmadığı için oralarda da mimlenmiş dört arkadaştılar. Ufak tefek şikayetler dışında sabıkaları yoktu. Cesetleri ayrı ayrı sırasıyla Üsküdar, Beşiktaş, Haliç ve Kadıköy’de bulunana kadar kimse yokluklarından rahatsız olmamıştı. 

Maktullerin adli tıp ve olay yeri inceleme raporları geldikçe durumun tuhaflığı da artmaya başlamıştı. Dört olay yerinde alınan ayak izlerinin ayakkabı numaraları birbirinden farklıydı. Daha tuhaf olanı, ayak izlerinden birinin kadına diğer ikisinin erkeğe ait olduğuydu. Katilin dikkat dağıtmak için çok ince çalıştığı belliydi.

Gözlerinde bulunan maddenin eritilmiş kurşun olduğu ve balistik incelemede dört kişinin de Kadıköy’de bulunan silahla öldürüldüğü tespit edilmişti. Ölüm saatlerinin de hemen hemen aynı olduğu bilgisine dayanarak Cinayet Büro katilin maktulleri aynı anda öldürüp, önceden hazırlanmış düzeneklere tek tek bıraktığı kanısına varmıştı. Parmak izi olmaması, ayakkabı numara ve kalıplarının farklılığı, görgü şahidi ya da maktullerin bilinen bir düşmanının olmaması soruşturmayı imkansız hale getirmeye başlamıştı. 

Konunun ilk günden itibaren basında yer alması Cinayet Büro’nun üstündeki baskıyı arttırırken, delil yetersizliğinden ilerleyemeyen Başkomiser Ali ve ekibi mahallelinin tamamıyla son zamanlarda dikkatlerini çekmiş olabilecek, mahallede olan herhangi bir olayı öğrenmek için durmaksızın konuşuyordu. Mahallede en son bir yıl önce, babaannesiyle yaşadığı evden çıkıp bir daha haber alınamayan görme engelli Esma dışında herhangi bir şey olmamıştı. Uzun süre birçok televizyon programına, ana habere konu olan 21 yaşındaki Esma’nın, yapılan bütün aramalara rağmen hiçbir şekilde izine rastlanamamıştı.

Cinayetlerin üzerinden 4 gün geçmişti. 5. Günün sabahında tüm sosyal medyada dört cinayetin sebebinin anlatıldığı bir itiraf mektubu konuşuluyordu. 

Esma, Demir, Ömer ve Zeynep çocuklukları beraber geçmiş dört yakın arkadaştı. Esma 9 yaşında bilinmeyen ateşli bir hastalık sebebiyle kör olduğunda, üç arkadaşı onu hiç bırakmamış, babaannesi ile birlikte onun gözleri olmuşlardı. Bir de Paşa vardı tabii. Esma’nın can yoldaşı köpeği. Bir elinde bastonu, diğer yanında Paşa ile gezerdi Esma. 

Bir gün yine Paşa ile birlikte Zeynep’le buluşmak için evden çıkmıştı. Huyu değildi pek akşam vaktinde evden çıkmak. Zeynep çok ısrar etmişti. 

Buluşacakları parka gitmek için köşeyi döndüğünde sıkıştırmıştı dört sarhoş Esma’yı. Paşa ne yaptıysa engelleyemedi, ilk iş kafasının sol tarafından tek el ateşle ondan kurtuldular. Gözlerinin görmediğini fark etmediler bile. İstediklerini aldıktan sonra tek saniye düşünmeden aldılar canını. 

Aldığı nefesten korkarak izledi her şeyi Zeynep. Arayamadı korkusundan kimseyi, sesi duyulur diye. Demir ve Ömer’e mesaj attı ama geldiklerinde çok geçti artık. Şükür Zeynep görmüştü hepsinin yüzlerini. Çocukluğundan beri Esma’ya aşık Demir kabul etmedi polisin aranmasını. Yüreği dayanmayacaktı birkaç gün sonra serbest bırakılmalarına. Usulünce gömdüler önce Esma’yla Paşa’yı.

Ertesi gün babaannesini ziyaret etmek için mahalleye gittiler. Daha eve varmadan Zeynep mahallede gördü Esma’nın katillerini. İlk görüşte tanıdı. Demir ve Ömer’e babaannenin yanından çıkıp Esma’yı ziyarete gidene kadar bir şey demedi. Sonra anlattı tek tek. 

Hepsi tek bir şey istiyordu artık. İbretlik bir adalet. 

Ömer kendince dini bütün bir gençti. Görme engelli savunmasız sevdiğine yapılanları konduramıyordu. Bildiği gibi intikam alacaktı. Okumuştu bir yerde. “Kim yabancı bir kadının güzelliklerine şehvetle bakarsa, kıyamet günü gözlerine eritilmiş kurşun dökülecektir.” Diyordu bir hadiste. Bakmamıştı doğruluğuna ama gözleri görmeyen Esma için bundan daha adil bir ceza olur muydu? 

Kazığa oturtmak gerekirdi böylelerini. Ama Zeynep herkesin dikkatini çekecek bir görüntü istiyordu. Son okuduğu kitap Foucault Sarnacı geldi aklına. Ömer’in elinden gelirdi. 

Uzunca süre izlediler katilleri. Doğru zamana kadar beklediler. Kendileri de şaşırıyordu özenle bu detayda bir cinayet planı yaptıklarına. Günü geldiğinde dördünü de aynı anda aldılar. Aynı anda aynı yerde önce gözlerine kurşun döküp sonra her birine kafalarının sol tarafına denk gelecek şekilde tek el ateş edip öldürdüler. Paşa da öyle öldürülmemiş miydi? Konuşmuşlardı önceden. Dördünü aynı yerde bırakmak istedikleri kadar büyük bir olay yaratmayacaktı. O yüzden karar verdiler dört farklı yerde bulunmalarına. Aylar öncesinden mekanları ayarlayıp düzenekleri buralara kurdular. İşleri bittiğinde kendileri arayıp haber verdiler polise.

İtiraf mektubunu sahte bir profilden yayınladıklarında beklediklerinden kısa sürede hızla yayıldı haber. Çok büyük çoğunluk Esma’nın başına gelenleri öğrenmiş, intikamı alındığı için mutlu olmuştu. 

Zeynep, Demir ve Ömer o gün bir daha görüşmemek üzere dağılacaklarına söz vermişlerdi. Esma’nın babaannesine Esma’nın mezarının yerini bildiren yine isimsiz bir mektup gönderip bir daha buluşmamak üzere ortadan kayboldular… 

Kıskanmak Üzerine: Olmak ya da Öyle Görünmek

Kıskançlık; başka birinin sahip olduğu düşünülen “avantaja”sahip olmama / olamama sonucu ortaya çıkan acı verici his olarak tanımlanıyor. O avantajı kendimizde istiyoruz ve sahip olamadığımız için acı çekiyoruz.

Tabii bu psikolojinin tanımı. Gerçekte bu acıyı içimizde yaşayıp çözüp bitirsek ne ala. İnsanoğlundaki bu acı çoğunlukla önce “kabul etmeme” sonra da “bok atma” olarak dışa vuruyor. (Eminim psikolojide daha sevimli bir şekilde tanımlıyorlardır bunu.)

Konuya gerçekte kıskandığımız şeye nasıl ve neden öyle baktığımızla ilgilenmek gerektiği kanısındayım. Bir iş arkadaşının başarısı, gerçekte öyle olmadığımız için mi bizi rahatsız eder yoksa olmak istediğimiz kişi ile görünmek istediğimiz kişi farklı olduğu için mi? Gerçekten o kadar başarılı olmak mı istiyoruz? Öyleyse o kadar emek sarf ediyor muyuz? O kadar emek sarf etmek istemiyorsak gerçekte o kadar istiyor muyuz? İstemiyorsak tek istediğimiz bir şey yapmadan başarılı görünmek mi? Öyleyse asıl çözülmesi gereken karşıdakiyle olan problem mi yoksa kendimize neden bir şey için kendimizi yoracak kadar değer vermediğimiz mi?

Başkalarına benzemeyi istemek insani bir olgu. İstediğimiz için ne yaptığımız da gizli sandığın gerçek anahtarı. Şansın ehemmiyeti yadırganamaz tabii. Yine de derdimizin “olduğumuz şey”le olması gerekir, “göründüğümüz” şeyle değil. Olduğumuz şeyin kabul görmesi de yine emek gerektirir, koşturma gerektirir. Göründüğümüz şey geçicidir. Yorar, yıpratır, kabul görse de sonunda bir noktada çelme takar. Tarih, tüm semavi dinler ve mitoloji bunun örnekleriyle doludur.

Olmak yerine sadece kıskanmak zehirlidir. Yer bitirir yavaş yavaş. Özgüveni alır götürür. Gözümüzün önünde, içimizin kıymetli aynasında görebileceğimiz “ben”i görünmez ve değersiz kılar. İmrenilen hayatların çoğuna baktığımızda özgüveni yüksek, denemekten ve sonunda eleştiri almaktan korkmayan insanlar olduğunu görürüz. Kıskançlık bizi bu erdemlerden o kadar uzaklaştırır ki, insanların içindeki güzeli ve doğruyu görmemizi engellerken adım atmamamızı, daha iyiyi, daha güzeli, daha farklıyı yapmamıza da engel olur. Beslenmek yerine yok saymak ve kabul etmemek karşımızdakine değil, bize zarar verir.

İnsanın kendisiyle konuşabilmesi kıymetlidir. Birini neden kıskandığımızı kendimize anlatmak, yüreğimizin diline kulak vermek ve zihnimizle ne yapabileceğimizi müzakere etmek çok zor ama çok değerlidir. “Mutluluk içinizde”cilerden değilim hiç. Ama kendimizle konuşmanın, kendimizi dinlemenin büyük bir eksiğimiz olduğunu düşünüyorum.

Derler ki vaktin birinde bir Şaman’a sormuşlar: Zehir nedir? Demiş ki:

“İhtiyacımızdan fazla olan her şey zehirdir. Bu, güç olabilir veya tembellik, yiyecek, ego, hırs, kendini beğenmişlik, korku, öfke ya da herhangi bir şey.

Korku nedir?
Belirsizliği kabul etmemektir. Belirsizliği kabul edersek eğer, macera haline gelir.

Kıskançlık nedir?
Diğerlerinin iyiliğini kabul etmemektir. Eğer onların iyi durumlarını kabul edersek, ilham haline gelir.

Öfke nedir?
Kontrolümüzün dışında olan şeyleri kabul etmemektir. Kabul edersek, esneklik ve hoşgörüye dönüşür.

Nefret nedir?
İnsanları oldukları gibi kabul etmemektir. Eğer koşulsuzca kabul edersek, sevgiye dönüşür.”

Günün anlamına uygun olduğunu düşündüğüm bir de şarkı bırakıyorum buraya.

Sevgiyle.

Başarısızlık Korkusu ve Pozitif Kalma Üzerine

Hayat kolay değil. Her duruma karşı olumlu kalmak hiç kolay değil, bazen gereksiz bile. Yeri geldiğinde acıyı dolu dolu yaşamak ondan bir an önce kurtulmak için en iyi yol. Yine de depresyonun tüm dünyada bu denli arttığı günümüzde, kendimizi izleyip hayata bakışımızda bir mutsuzluk olduğunu kavramak çok kıymetli. Bu mutsuzluğun en sık görülen sebeplerinden biri başarısızlık korkusu. Görünürlüğün herkes için sosyal medya ile birlikte çok kolay olduğu bu yüzyılda, linç edilmek ve beğenilmemek günlük hayatımızın travmalarından biri haline geldi. Halbuki hiçbirimiz başkalarının konuştuğu, başkalarının düşündüğü kişiler değiliz. 

Vazgeçebilmek kitabında Guy Finley şöyle der:

“Korktuğunuz hiçbir zaman başka birisi değildi. Sizi her zaman korkutan tek şey, bu kişi hakkındaki kendi düşünceleriniz. Evet, korkuyu hissettiniz, ancak korku size ait değildi ve sizden daha güçlü birine karşı da değildi. Hissettiğiniz korku, onun sizin hakkınızda düşündüğünü düşündüğünüz şeyde.”

Nasıl göründüğümüz kim olduğumuzdan daha kıymetli değil. Bunun farkında olmadan mutlu olmak ve pozitif kalmak zor. Kişisel gelişim öğretileri her ne kadar çoğunlukla uygulamaya geçirilemeyecek şeyler olsa da pozitif kalmak üzerine hızlıca aksiyona geçebileceğiniz egzersizler mevcut. 

Kaçmayın: Hemingway yazmayı o gün içinde en iyi hissettiği yerde bırakırmış çünkü kötü bir noktada bırakırsa tüm gece kafasında dönüp dururmuş ve ilerletemezmiş. Yaptığınız bir hatanın üzerine gidip onu içinize sinecek noktada bitirmek, ondan kaçıp ne olacağını beklemenizden kat be kat daha iyi. Bir gece uyuyamamaktansa bir iki saat içinde doğru olanı yapmanız sonucu ne olursa olsun rahat bir nefes almanızı sağlayacaktır. 

Büyük Resmi Görün: Hızlıca bir şeylere ulaşamamak çoğunlukla mutsuzluğa sebep olur. Bugün çok büyük bir probleme sebep olduğunu düşündüğünüz şey o kadar da büyük değil. Hayatta hiçbir şey o kadar büyük değil. Yaptığınız şey büyük resimde size iyi dönecekse ya da sadece sizin hayalinizse birkaç dakikalığına kimin ne düşündüğünü unutun. Çıkıp bir yürüyüş yapın ve kendiniz için ne kadar kıymetli bir adım attığınızı düşünün.

Kabul Edin: Yaşanması gereken yaşanacaktır. Siz henüz gerçekleştirmeden üzülerek bunu değiştiremezsiniz. İllet bir hastalığa sahip bir yakınınız varsa ona her baktığınızda üzülmek yerine kalan vakti iyi geçirmeye odaklanın. Zamanı gelirse o acıyı yaşayacaksınız zaten. Bir hata yaptıysanız özür dileyin. İnsan kaybetmekten, karakterinizden ödün vermekten daha kıymetli olmamalı iki kelime. Geliştirmeniz gereken bir özelliğiniz varsa inat etmeyin, kabul edin ve işe koyulun. Zaman akıp gidiyor, bir yıl sonra hala o özelliği kazanamamayı düşünmek yerine “denedim olmadı”, “denedim bu kadar oldu” demek daha iyi hissettirir. 

Birilerine Elinizi Uzatın: Dışarıda zor hayatlar yaşayan çok insan var. Yiyecek ekmek bulamayan, okuyacak kitap bulamayan, ailesini kaybetmiş, amansız bir hastalıkla mücadele eden ve daha birçokları. Birilerine yardım etmek artık çok kolay. 50 liralık bir bağış, bir vakfı ziyaret ya da sosyal medyada bir bağış kampanyasını duyurmak bile artık el uzatabilmek için yeterli. O günkü probleminiz ne olursa olsun, birine yardım etmek size birçok şeyin veremeyeceği hazzı verecektir. 

Ne zaman pozitif kalmak dense aklıma düşen çok sevdiğin bir video var. Onu da aşağıda paylaşıyorum. 4. Evre akciğer kanseri olan ve geçen yılın başında vefat eden Emily Levine,  TED konuşmasında gerçeklikle barışmaya değiniyor. Diyor ki:

 “Şunu da söylemeliyim, bunu inanılmaz bir nankörlük olarak görüyorum. Size olağanüstü bir hediye veriliyor: hayat… ama siz Noel Baba’dan Rolls Royce araba istemişsiniz de onun yerine salata karıştırıcısı gelmiş gibisiniz. “

Mutlu olmak mutsuz olmaktan daha zor. Emek istiyor gülmek, gülümsetmek. Size bugün derin bir nefes alıp kendinizi mutlu etmek için emek harcamanızı öneriyorum. Başkaları için yaptığınız fedakarlıkları düşünün ve kendiniz için ne kadar az şey yaptığınızın farkına varın. 

Sevgiyle, umutla, mutlulukla kalın.  

Kitap Linki: Vazgeçebilmek, Guy Finley

Annelere…

Anne tanıyorum; çok “özel” bir evlat dünyaya getirmiş… İçin için çok korksa da beraber yürüyecekleri yolun belirsizliğinden, hiç yakınmamış, hiç isyan etmemiş, hep elinden gelenin fazlasını yapıp, dünya mutlusu bir çocuk yetiştirmiş…

Anne tanıyorum; henüz çocuğunu kucağına alamamışken günlerce yoğun bakım ünitesinin kapısını aşındırmış 1 saat de olsa görüp dokunmak için… Çok ağlamış kötü senaryolardan korkup ama hiç belli etmemiş vaktinden erken gelen, canı her gün yanan miniğine. Kucağına alırken, minik eline dokunurken hissedip üzülmesin diye… Kimse ihtimal vermezken yaşatmış, büyütmüş küçük mucizesini…

Anne tanıyorum; gencecik yaşta eşini toprağa verip çocuklarıyla bir başına kalmış… Gece gündüz demeyip, yoktan var edip, her birini meslek sahibi, ahlaklı, çalışkan, güzel yürekli bireyler olarak yetiştirmiş…

Anne tanıyorum; hiç sevgi göremediği halde lafta hayat arkadaşından, dünyalara sığmayacak bir sevgiyle sarmış yavrusunu… Bırakıp her şeyi yepyeni mutlu bir dünya kurmuş birlikte. Her seferinde minnetle bakıyor evladına kendisine o cesareti verdiği, o cesareti gösterecek kadar çok sevdiği için… 

Anne tanıyorum; anne değil aslında. Unutup kendisini kardeşine bakmış yıllarca. Mutlu olsun, eksikliğimizi hissetmesin diye çırpınmış… 

Anne tanıyorum; kan bağı yok. Görür görmez aşık olmuş kimsesiz büyümek zorunda bırakılmış tertemiz bir çocuğa. Doğurmamış, emzirmemiş ama kendisinin doğurmadığını bile unutmuş kocaman sevgisiyle. 

Anne tanıyorum; yavrusunun minik bedeni kurtulsun o uğursuz illetten diye aylarca hastane odalarında yatmış. Aşındırmadık kapı bırakmamış bir umut olur belki diye. Hayaller kurmuş kocaman, sağlıkla elini tuttuğu evladını çıkarırken hastane kapısından son kez…

Ve Anne tanıyorum; daha zarar veririm korkusuyla yanına uzanamazken yavrusunun, toprağa teslim etmek zorunda kalmış… Mevsimler değişmiş, seneler geçmiş ama kapanmamış kalbindeki kocaman boşluk hiç… Bir adaşıyla tanışmaya bakıyor hala dalıp gitmesi, gözlerinin dolması.

İlk Anneler Günü bazılarımızın. Bazılarımızın son… Hayat zorluğuyla, endişesiyle, kayıplarla, kocaman ya da küçücük mutluluklarla hayat. Mesele ne kadar sevgiyle, azimle, hevesle kucakladığımız. Nazım’ın dediği gibi “Büyük bir ciddiyetle!”. Yaşamanın gerçekliğini sahiplenen, zorlukla baş etmeyi öğreten, çocuğunun önünde değil yanında olan, kıymetli olanın mücadelenin kendisi olduğunu gösteren ve öğreten, gerçek bağın tanımadığı bir insanın, belki bir sokak hayvanının acısı ve mutluluğunu paylaşmak olduğunun bilincinde evlatlar yetiştiren, çalışkanlığı anlatan değil örnek olan tüm yüce gönüllü annelerin Anneler Günü kutlu olsun! 

Birbirimizden uzak kaldığımız bu günlerde annenize ya da etrafınızdaki annelere bir jest yapmak isterseniz özel gün bağışı yapabileceğiniz kıymetli vakıflar olduğunu unutmayın. Anneniz adına bir çocuğun tedavisine yardımcı olmak, eğitimine destek olmak, bir fidan dikmek bir çiçek göndermekten daha anlamlı değil mi?

Darüşşafaka Anneler Günü Bağışı için: https://www.darussafaka.org/bagis/anneler-gunu-sertifikasi-elektronik

TEMA Vakfı: https://online.tema.org.tr/web_14966_1/member_panel_company.aspx?support_id=8&day=sevgililer

LÖSEV: https://www.losev.org.tr/ozelgun/

“Asi Kızlara” Köşesinden Merhaba! İlk Kitap Önerisi: Pippi Uzunçorap

Atamızın istediği fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesilleri yetiştirmek hiç kolay değil artık. Çocuk doğurmakla çocuk yetiştirmek birbirinden çok uzaklaştı. Nesil devam ettirmek nesil yetiştirmekten daha kıymetli. Dünyaya çocuk getirmeyi bencillik olarak görenlere kızmamak lazım.

Yaşamayı unutan, hiç bilmeyen ya da yanlış bilen annelerin babaların; kendi yaşayamadıklarını yaşatmak istedikleri, yapamadıklarını bekledikleri, kendi doğrularını dayatmak istedikleri ya da başkasının özgürlüğüne saygı yerine bencilliği dayattıkları çocukların Ulu Önder’in öğretmenlerden beklediği nesiller yaratma hayaline yaklaşma ihtimali var mı?

Susturmak için tabletlerden telefonlardan medet ummak; okulu, çocuğu uzaklaştırmak ve ehlileştirmek için bir kaçış olarak görmek; oturup sohbet etmek yerine çocuk her iletişim kurmak istediğinde başka şeylerle ilgilenmek bencillik değil mi?

Doğurmak mı mucize, yoksa yetiştirmek mi kıymetli olan?

Tüm bunlardan mahrum yetişen kız çocuklarının bunlara sahip anneler olup bu bakış açısında kız çocuklar yetiştirme ihtimali kaç? Kaç kız çocuğunun idolü kendi annesi? Kaçı kurduğu hayalleri yapabileceğine inanıyor? Kaçı kendinde büyük hayaller kurma, sesini duyurma, fikrini söylemekten çekinmeme cesareti buluyor? Kaçı bulunduğu şartları, yaşadığı hayatı değiştirmek için gerekli güveni, azmi kendinde buluyor?

Bu köşe; yapılabilecek bir şeyler olduğuna inanan kız çocukları, kızına yol arkadaşı olmak isteyen koca yürekli babalar ve anneler ve bir kız çocuğunun hayatına dokunmak isteyen herkes için. İstediğim, dünyanın her yerinden ve her yaştan kız çocuğunun hikayesini ve onları bulabileceğiniz kaynakları bir arada toplamak. Bazen de naçizane kendiniz için ilham kaynağınızı, ruhunuzdaki kanatları bulmaya vesile olmak.

Hazırsanız köşenin ilk yazısı ile başlayalım… 🙂

 Kızına “Kitap oku!” demek yerine birlikte kitap okumayı tercih eden harika ebeveynlerdensiniz ve uyanmak için prens tarafından öpülmesi gereken prenses hikayelerinden haz etmiyorsanız kitap bulmanın hiç de kolay olmadığını fark etmişsinizdir. Tam böyle bir arayıştayken bulduğum kitaplardan biri Pippi Uzunçorap. Astrid Lindgren’in 1945’te yarattığı Pippi isimli kızıl saçlı, asi ruhlu, çok güçlü, çok eğlenceli bir kız çocuğunun hikayelerini anlatıyor. 3 kitaptan oluşan seride Pippi eğlenceli bakış açısı ve yaptıklarıyla hem kız hem erkek çocuklarının, hatta sizin de çok seveceğiniz bir macera arkadaşı olabilir.

Kahramanımızn renkli dünyasını ve güçlü duruşunu daha iyi anlamanız için serinin ikinci kitabından bir anekdot paylaşayım sizinle.

Bir parfümerinin önüne geldiler. Vitrinde, kocaman bir kavanoz çil kremi vardı, yanında da karton bir levha: ÇİLLERİNİZDEN RAHATSIZ MISINIZ?

            “O levhada ne yazıyor?” diye sordu Pippi. Okula gitmediğinden okuması biraz kıttı.

            “Çillerinizden rahatsız mısınız? Yazıyor,” dedi Annika.

            “Bak sen,” dedi Pippi düşünceli bir ifadeyle. “Demek öyle. Böylesi nazik bir soruya, nazik bir cevap vermek gerekir. Haydi, içeri giriyoruz!”

Kapıyı açıp içeri girdi. Annika ile Tommy  de onu izlediler. Tezgahın arkasında yaşlı bir kadın vardı. Pippi doğrudan ona yöneldi.

            “Hayır,” dedi kararlı bir ifadeyle.

            “Ne istemiştin?” diye sordu kadın.

            “Hayır,” dedi Pippi bir kez daha.

            “Ne demek istediğini anlayamadım,” dedi kadın.

            “Hayır, çillerimden rahatsız değilim,” dedi Pippi.

Yaşlı kadın şimdi anlamıştı. Pippi’nin yüzündeki çillere bir göz attıktan sonra, “Ama evladım, bütün yüzün çil kaplı ya!” dedi.

            “Evet,” dedi Pippi, “ama beni rahatsız etmiyorlar. Onları seviyorum! Günaydın!”

Tam dükkandan çıkarken kapıda durdu, geriye dönüp bağırdı: “Ama bir gün elinize çil artırıcı bir krem geçerse bana yedi-sekiz kavanoz gönderebilirsiniz.”

Ne adalet dağıtmak ama! Farklılıklarını özgüvenle taşımak, güzellik kalıplarının bu kadar keskin çekildiği günümüzde, zor olduğu için daha da kıymetli. Özgüvenin gerçek güzellik ve güzelliğin gerçek kaynağı olduğunu unutmayalım, öğretelim, bol bol hatırlatalım. Aslan Pippi’ye selam olsun!

Kitabı olmak isterseniz Kitap Koala linkini aşağıda bulabilirsiniz. Elimden geldiğinde kitap önerilerini bu siteden vereceğim. Sola Unitas Akademi’nin kurduğu bir e-ticaret sitesi olan Kitap Koala, elde ettiği gelirin bir kısmını hayvan tedavileri, mama yardımları ve kitap yardımları için ayırıyor. Web sitelerinden daha detaylı bilgiye ulaşabilirseniz.

Pippi Uzunçorap Serisini Kitap Koala’dan satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.

Sevgiyle,

Gerçek Düşman Kim?

En büyük düşmanınızın iki kulağınızın arasında yaşamadığından emin olun!

Laird Hamilton

Eloğlu “kurban sendromu” der. Bizdeki karşılığı şudur: “Tabii ki ben en doğrusunu yaptım, hata onda…” En doğruyu düşünürüz, en akıllıca aksiyonu alırız, en iyi niyetli biziz.

Halbuki nedir iyi niyet? Hatalı olduğunu kabul edememek mi? Başarıyı kıskanmak mı? Karşıdakinde ikiyüzlülük, art niyet aramak mı? Yoksa bütün bunların insanın en temel özelliğinden kaynaklandığını fark etmemek mi?

İnsan olmak… Unutuyoruz hoşgörüyü… Mevlana’nın Şems’in aşkının anavatanında toz bulutuna karıştı anlayış, sevgi, özeleştiri…

En baştan başlamak gerekir halbuki: İçimizden. Düşündüklerinden mesul olmayan bir varlık neden düşündükleri yüzünden hayatı ıskalasın?

Önce kabul edelim. Biz bizi bilmediğimiz için kıskanıyoruz, kin tutuyoruz, aşağılıyoruz. Gerçek düşman karşımızda değil, içimizde. Sürekli Ahmet’in aldığı terfinin haksız olduğundan, Ayşe’nin ilişkisinden çok daha iyisini hak ettiğimizden, Ali’nin notlarını mutlaka geçmemiz gerektiğinden bahsediyor. Her gün bunun gibi onlarcası kafamızın içinde dönüp duruyor. Peki neden?

Çünkü yetersizlik duygusu ve kurban sendromu kabul etmesek de hepimizin peşinde. Özgüvenimiz yüksek görünse de içten içe birşeyler mutsuz ediyor bizi sürekli. Tamam da yok mu çözümü?

Tabii ki var. O çok sevdiğimiz beylik filmlerdeki düşman repliklerini hatırlayalım. Hani şu düşmanını tanımakla ilgili olanlar… Kabul etmek ağır gelse de insanı mutsuz edebilecek tek şey kendisini bilmemesidir. Kendimizi bilmediğimiz için kıskanırız çünkü bilmeyiz gerçekte neyi istediğimizi. Kendimizi bilmediğiz için başarısız oluruz çünkü bilmeyiz başarının bizim için gerçekte ne anlama geldiğini.

Çok tanrısal bir yetenek gibi görünmesin gözünüze, kolay olmasa da imkansız denemez insanın kendiyle tanışmasına. Hoşlandığınız, aşık olduğunuz insan gibi ele alın kendinizi. (Aynanın karşına geçip “nasıl bir şeyim ben” demeyi kastetmiyorum). Sorun her şeyi tek tek.

  • Beni ne rahatlatır, ne sinirlendirir, ne yorar, ne heyecanlandırır, ne korkutur?
  • Nasıl bir arkadaşım, nasıl bir sevgiliyim/eşim, nasıl bir çalışanım?
  • Ne yaparsam kendimi başarılı hissederim?
  • Hobilerim, iyi olduğum şeyler neler?
  • Çok kötü olduğum ve geliştirmek istediğim şeyler neler?

Şimdi en çok üşeneceğiniz kısma geliyorum: Artık soruları biliyorsunuz, şimdi yazın cevapları. Eksikleri bulun. Küçük küçük denemelerle düzeltmeye/geliştirmeye çalışın. Bunu bir iş listesi gibi düşünün. Ayda bir bu soruları en baştan cevaplayın ve gelişiminizi gözlemleyin.

Herkes mutlu bir hayat sürmek ister. “Hayatın gerçek amacı mutlu olmaktır.” demiş 14üncü Dalai Lama. Ancak kendini bilmeyen için zordur mutlu olmak. Bu yüzden işe kendinizden başlayın. Kendinizi izleyin, dinleyin. Kendinizle konuşun, sorular sorun. Cevaplardan hoşlanmazsanız aksiyon alın.

Tabii bu süreçte iki kulağınızın arası durmayacak, devam edecek sizi sınırlamaya. E o kadar da zorluğu olsun kendini tanımanın. Bırakın susmasın. Siz sadece bilin hatanın sizde olduğunu ve o sesleri kendinize geri bildirim vermek için kullanın.

Bütün bunları yaparken unutmayın: Amacınız hata yapmamak değil, olabildiğince çok hata yapıp kendinizi bulmaktır. Çünkü hayat hatalarınızla anlamlıdır. Tek hatırlamanız gereken sizin özgürlüğünüzün başkasının özgürlüğüne müdahale ettiği noktada bittiğidir.

Comfort Zone’dan Çıkmak için Her Gün Uygulayabileceğiniz 10 Egzersiz

Rahat alan diyebiliriz buna. Canınızı yakmadan, stres ve endişe hissetmeden kontrol edebileceğiniz alanda kalma durumudur tanımı. Kabuğunu kırmak deyiminin tam tersidir. Etrafınızdaki her 10 insandan 9’unda görürsünüz ve bu listeye muhtemelen siz de dahilsiniz.

Ağzımızın tadı kaçmasın, durup dururken rahatımız bozulmasın, boşuna iş olmasın diye hayal ettiğimiz ya da gelmek istediğimiz duruma gelememe davranışıdır. Kendimizi mental olarak güvende hissederiz ve bu şekilde stres seviyemizi azaltır, mutluluk seviyemizi belli bir noktada sabitler ve endişelerimizden uzak dururuz. Bilinçaltımız der ki: Her şeyin yolunda gitmesi, bir şeyleri başarmandan, bir şeylerin çok iyi olmasından daha önemlidir.

Halbuki yapılan araştırmalar gösteriyor ki belli bir seviyede stres ve endişe size zarar vermediği gibi sizi canlı tutar. Burada “belli bir seviye” şu anlama gelir: Çok fazla stres de stresin yokluğu da sizin için kötüdür. Bu nedenle rahat alanınızı ne çok zorlamalı ne de oraya tıkanıp kalmalısınız. Çünkü başarı ve mutluluk doğru zamanda canınızı yakmanız ve doğru zamanda risk almaktan kaçınmanız anlamına gelmektedir.

Eğer sizi başarısız yapan şeyin çoğunlukla rahat alanınız (comfort zone) olduğunu düşünüyorsanız, bugünden başlayarak uygulayabileceğiniz ve alışkanlık kazanabileceğiniz davranışlar mevcut. İşte bilimsel olarak etkililikleri kanıtlanmış ve kazanılması gereken günlük 10 davranış.

  1. Farklı sabah rutinleri deneyin. Farkında olmasanız da mutlaka uyandığınızda bir rutini gerçekleştirirsiniz. Ancak bunu bilinçli hale getirmek ve belli aralıklarla değiştirmek sizi daha zinde ve enerjik hale getirir. Ancak önemli nokta bu rutinin sevdiğiniz bir aktivite olması. Küfür ederek maillerinize bakarak başlamayın örneğin. Yürümeyi, egzersiz yapmayı, kahvaltı yapmayı, gazete okumayı deneyin.
  2. Spor yapın. Bu pahalı bir salona gidip bir sürü para verin demek değil. Akşamları 1 saat koşabilir, fitness uygulamalarını kullanarak evde kendiniz temel hareketler yapabilirsiniz. Tabii ki fırsatınız varsa bir koç eşliğinde profesyonel olarak spor yapmanız çok daha sağlıklı. Ancak her gün 1 saatinizi mutlaka spora ayırın.
  3. Son 1 yılda kullanmadığınız eşyalardan kurtulun. Kullanılmayacak durumda olduklarını düşünmüyorsanız sakın atmayın. Faydalanabileceğini düşündüğünüz birine verin.
  4. Sevmediğiniz bir şeyi yapın. Tango öğrenmek, zor bir yemeği yapmak, kitap okumak (umarım sevmediğiniz şey bu değildir), sevmediğiniz bir yemeği yemeyi yemek, sunum yapmak gibi. Yaparken de sevmek için sebepler yaratın.
  5. Hızlı karar verin. Çoğunlukla risk almak istemediğimiz için karar vermekten kaçıyoruz. Sonuçlar kötü olabilir ancak sonuçları sahiplenmeyi öğrendiğinizde rahat alanınızdan gerektiğinde çıkmak daha kolay olur. Bu nedenle günlük konularda bugünden itibaren inisiyatif alarak hızlı karar vermeyi deneyin.
  6. Bir kişiye onun hakkında ne düşündüğünüzü söyleyin. Geri bildirim vermek çoğunlukla karşı tarafı kırmamaya çalışırken dürüst olamadığımız bir aktivite. Bunun sonuçları da haliyle olumsuz oluyor. Müdürünüzle, yakın arkadaşınızla, doktorunuzla, hayatınızda etkisi olan herhangi biriyle konuşurken dürüst olamamanız yanlış anlaşılma korkunuzdan, bu da rahat alandan çıkmak istemeyişinizden geliyor. Korkmayın, doğru kelimelerle ve iyi niyetle verilen geri bildirimler, içerik olarak olumsuz olsalar dahi, hayatınızın kalitesini ve özgüveninizi arttırır.
  7. Farklı türde filmler izleyin, kitaplar okuyun, müzikler dinleyin. Bilgi birikimi paylaşma isteğinizi arttırır ve bu da farklı insanlarla sağlıklı arkadaşlıklar kurmanıza olanak sağlar. Bunun yanı sıra farklı bir bakış açısı kazanmanıza da yardımcı olur.
  8. Gülmeyi unutmayın. Çoğunlukla enerjisizliğin, verimsizliğin sebebi mutluluk hormonunun eksikliğidir. Adına ister evrene mutluluk göndermek deyin ister inanç, sizin gülümsemeniz size gülümseme ve mutluluk olarak geri döner. Enerjiniz yerine gelir, zihniniz açılır, yaratıcılığınız artar ve bir de bakmışsınız küçük sürprizlerle gününüz düşündüğünüzden çok daha güzel geçmiş.
  9. Yardım edin. Çoğunlukla etrafımızda bizim gibilerle yaşarken, çok daha büyük sınavlar veren insanları unutuyoruz. Etrafımız özel insanlarla dolu. Onları ihmal etmeyin. Göreceksiniz ki hayat amacınız, yaşama sevinciniz çok da uzaklarda değil. Büyük hastalıklarla, yokluklarla, sakatlıklarla savaş veren insanların hayata ne kadar bağlı olduklarını gördükçe yapabileceklerinizin sınırı olmadığını fark edeceksiniz.
  10. İnanın. Kimse sizin hatalarınızın, mutsuzluklarınızın sorumluluğunu üzerine almaz. Kendinize inanın ve hem başarılarınızı hem kararlarınızı hem de hatalarınızı kabul edin. Korkmayın, bir dünya savaşı çıkarmadığınız, bir çocuğun, bir yaşlının gözyaşına sebep olmadığınız, sağlığınızdan olmadığınız ya da birini sağlığından etmediğiniz sürece yapabileceğiniz hatalarınız bir süre sonra hatırlanmayacaktır bile. Harekete geçin

Haksız Olmak Üzerine

Her birimizin mükemmel insanlar olduğu gerçeğini bir kenara koyarsak (!) çok büyük bir çoğunluğumuzun kabul etmediği ortak şeylerden bir tanesi de haksız olduğumuzu kabul etmemek. 

Bütün mantıklı argümanlarımız tükenmiş olsa bile o “Senin daha bilmediğin, benim sana söylemediğim neler var” bakışı ile üste çıkma çabası hepimizde var. “Aslında evrenin sırrını biliyorum, sen ne biliyorsun da ne konuşuyorsun” bakışı ve duruşu. El bir şey söylenecekmiş de kendinizi tutuyormuşsunuz gibi çeneye gider, kafa sağa sola sallanır, en sonunda da “Evet evet sen haklısın” gibi karşı tarafı komik duruma düşürme çabasına girilir hani. Tanıdık geldi değil mi?

Neden?

Amigdala sadece fiziksel bir zarar söz konusu olduğunda devreye girmiyor. Aynı şekilde özgüveninize, karakterinize bir saldırı olduğunda da koruma tepkisi veriyor. Eğer haksız olma durumunu kendinize bir hakaret olarak görüyorsanız amigdala için elinizi ateşe sokmakla “Haklısın” demek aynı anlama geliyor. Bu nedenle haksız olmaktansa gerçekten haksız olsanız bile bunun tersine ikna etmek için ne gerekiyorsa yapıyorsunuz. Hatta sebepsiz yere ağlıyorsunuz bile bazen. 

Konunun karakterinizle hiç alakası olmadığını düşünebilirsiniz. Ama haksızsınız. Araştırmalar ne kadar dediğim dedik bir karakterseniz haksız olmayı o ölçüde kabul edemediğinizi gösteriyor. Tahmin etmesi çok da zor değil tabii. 

Bir diğer sebep ise karşınızdaki kişi ile ilgili önyargılarınızın olması. Genel olarak saygı duyduğunuz birinin o konuyla ilgili hiç bilgisi olmadığını bilseniz dahi söylediğini kabul etme/yapma eğiliminiz olmadı mı hiç? Bir bildiği vardır demediniz mi? Bu çok normal bir durum. Ama bir de tam tersi var. Alakasız bir konuda fikir ayrılığı yaşadığınız bir arkadaşınızın söz konusu konuyla ilgili bilgi birikimi olduğunu bildiğiniz halde fikrini kaç kez reddettiniz? Bunun sebebi de bir kez haklı çıkmış olmasının her durumda haksız olduğu önyargısına varmış olmanız. 

Sevgili haklılar…

Konu bir “Ben daha çok şey biliyorum” kavgasına döndüğü andan itibaren o tartışmadan sağlıklı bir sonuç çıkmayacağı çok açık. En kötü ihtimalle haklı tarafın artık haklı olduğuna karşı tarafı ikna etme şansı yok. O yüzden haklı tarafa naçizane önerim: Koşarak kaçın. Ya da kansere çare arayın, çünkü karşı tarafı ikna etmekten an itibariyle daha kolay. 

Haksızlık Hissini Kontrol Etme 

Her şeyin farkındayım ama bunu düzeltemiyorum diyen sevgili yüce gönüllü okuyucular için birkaç küçük tavsiye…

Kendini sevmek ve kendini savunmak farklı şeylerdir. Kendini seven insan etrafında sevdiği insanların kalmasına özen gösterir. Ve her durumda kör bir şekilde kendini savunmak insanlar sizi ne kadar severse sevsin sizden uzaklaşmalarına sebep olur. Bu nedenle haksız olduğunuz durumlarda ne için neden vazgeçtiğinizi düşünüp ona göre hareket etmeniz karakterinizden bir şey kaybettirmez. Sizi sadece insanların fikirlerine saygı duran ve gerektiğinde ilişkilerini doğru olduğunu düşündüğü şeylerin üstünde tutan bir insan yapar. Bunda da büyük bir problem var gibi görünmüyor, değil mi?

Korkunun Anatomisi: Korkmamak Mümkün Mü?

İnsandan daha eskidir korku. Algılanan bir tehdide karşı insanın kendini koruma ihtiyacı sonucu oluşan doğal tepkidir. Kalbimizin yerinden çıktığı, bacaklarımızın titrediği, gözlerimizin karardığı “Eyvah” ânıdır. 

“Düşünen” beyin “hisseden” beyine güvende olmadığı geri bildirimini/sinyalini verdiğinde korku ortaya çıkar. Yani korku beyinde başlar ve en iyi savunmayı ya da kaçmayı yapabilmek için vücudun geri kalanına yayılır. 

Bütün bunları yönlendiren ve yöneten amigdaladır. Temporal loblarda yer alan bu badem şeklindeki çekirdek seti, beyne gelen uyarıcıları saptamaktan sorumludur. Duygusal hafıza ve duygusal tepkiler bu bölgede yönlenir. Bu duygulardan en baskın olanı da korkudur.

1995 yılında Journal of Neuroscience’de yayınlanan bir araştırmada, SM olarak anılan ve amigdalasına zarar veren genetik bir bozukluğu olan bir kadının, korku ifadelerini tanımadığı gibi, tehlikeli herhangi bir durumda korku sinyali de vermediği ortaya konuldu. Yani sağlıklı bir amigdalaya sahip olan bizlerin aksine korkmuyordu. 

Korktuğumuz bir şey olduğunda verdiğimiz tepki gerçekte “Kaç ya da Savaş” tepkisidir.  Korku anında beyinde adrenalin, epinefrin, endorfin ve noradrenalin gibi hormonlar üretilir. Amigdala birkaç milisaniye içinde algılanan sinyali yorumlar ve ne yapılması gerektiği ile ilgili karar verir. Bunu da önceden kaydettiği duygusal anılara bakarak yapar. Uyarıcının şiddeti/yoğunluğu ise amigdalanın o anı ne kadar güçlü kaydettiğini etkileyen bir faktördür. Çok büyük bir trafik kazasını bütün detaylarıyla hatırlamanız, eski sevgilinizle gittiğiniz kafenin önünden geçerken o gün neler konuştuğunuzu hatırlamanız, bir ölüm haberi aldığınız anda neler yaptığınızı detaylıca hatırlıyor olmanız bu durum için örneklerdir. 

Doğuştan Korkular – Öğrenilmiş Korkular

Korku özünde hayatta kalabilmemiz için beynimizin verdiği bir reaksiyondur. Yüksekten düşmekten, vahşi bir hayvanla karşılaştığımızda, yanmaktan, silah doğrultulduğunda korkarız çünkü hayatımızın tehlikede olduğunu biliriz. Bu tür korkular doğuştan korkulara girer. 

Öğrenilmiş korkular ise çocukluk hatıraları, anlatılan hikayeler, şartlandırmalar gibi başta başlangıcı olan korkulardır. Pavlov deneylerinde olduğu gibi “uzak durma” şartlandırmaları sizde bir süre sonra uzak durmanız gerektiği algısı oluşturur ve başta korkmadığınız şeyden korkmaya başlarsınız. İzlemekten çok haz aldığınız korku filmleri bu sebeple bir süre sonra içinde barındırdığı gerçekte korkmadığınız unsurlardan korkmanıza sebebiyet verebilir. Evde tek kalabilirken anlatılan hikayeler ya da izlediğiniz filmlerin etkisiyle artık kalamamanız gibi. 

Korku ve Sağlık

Daha önce de belirttiğim gibi beyninizin kriz anında alarm vermesi ve farklı hormonları devreye sokarak fiziksel etkilere sebep olmasının altında yatan sebep size “Savaş” ya da “Kaç” demeye çalışmasıdır. Özünde sizi korumak amaçlanmıştır. Ancak aşırı seviyede korku sağlığı olumsuz etkileyebilir. Yüksek seviyede adrenalinin sebep olduğu diğer reaksiyonlar kalp krizi gibi risklere yol açabilir. Ancak eğer durum hayatınızı tehdit etmiyorsa ya da gerçek değilse (bir filmde korku sahnesinde çığlık atmanız gibi) parasempatik sinir sistemi (PSNS) devreye girerek adrenalin seviyesine müdahale eder be kalp ritminizin yavaşlamasına yardımcı olur. 

Yine de panik ataklar ve fobiler korku merkezli problemlerdir ve hayat kalitesini ciddi oranda düşürür. Bu nedenle öncelikle bu problemlerle yüzleşmek ve bunları bir profesyonelden destek alarak çözmek önemlidir. 

Korkudan Kaçmak Gerekir Mi?

Korkularınızın hastalık haline gelip hayatınızı tehlikeye atmadığı bir senaryodan devam edelim. Korktuğunuz için kariyerinizde ilerleyemediğiniz, korktuğunuz için sevdiğinizi söyleyemediğiniz, korktuğunuz için hakkınızı alamadığınız bir senaryodan…

Bu noktada amigdalanın yapmaya çalıştığı “Kaç ya da Savaş” kararında hep kaçmayı tercih ediyorsunuz demektir. (Hayır bu amigdalanın suçu değil!) Kaçma kararı sizi hayatta tutabilir. Ancak kaçma kararı her zaman sizi mutlu yapmaz. Çoğu zaman rahat alanınızda kalmanıza, o rahat alanın da o kadar rahat olmadığını görmenize sebep olur. İnsanlığın belki %95’inin yaşadığı gibi yaşar ve ölürsünüz. 

Bu noktada kimseye “Kaçmayın, savaşın!” demek haddim değil. Tek diyebileceğim, korkma konusunda yalnız olmadığınız. Başta da söylemiştim. İnsandan eskidir korku. Sizin kadar, belki sizden daha çok korkanlarla çevrili etrafınız. Korkularınızı sevin. Korkularınızdan beslenin. Korkmanız yaşadığınızı gösterir. 

Öldüğünüz senaryodan korkarak yaşamanız, korkmaktan yaşayamamanızdan çok daha iyidir. 

Sevgiyle.